Bu makale, Kazan Tatarlarının XX. yüzyılın ortalarında Mançurya’dan (özellikle Harbin’den) Türkiye’ye gerçekleştirdiği zorunlu göç hareketini inceleyerek, Türk diasporası tarihindeki bu önemli kesitin jeopolitik zorunluluklar, sosyo-ekonomik entegrasyon ve kültürel direnç boyutlarını analiz etmeyi amaçlamaktadır. Göç, II. Dünya Savaşı sonrası Uzakdoğu’daki siyasi istikrarsızlık ile Çin Komünist rejiminin mülkiyet gaspı, ideolojik baskı ve zorunlu iskân gibi uygulamaları sonucu tetiklenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, bu topluluğu 1951 Cenevre Sözleşmesi ve 1934 İskân Kanunu hükümleri doğrultusunda “Türk soyundan” gelen serbest göçmenler statüsüyle kabul etmiş, bu durum Türkiye’nin Soğuk Savaş dönemindeki mülteci kabul politikasının etnik bağları ve insani yükümlülükleri harmanlayan çok katmanlı yapısını göstermiştir. Bulgular, Kazan Tatarlarının ortak köken, dil ve Sünni Müslüman kimliğinin sağladığı güçlü sosyal kabul zemini sayesinde Türkiye toplumuna hızlı ve başarılı bir şekilde entegre olduğunu ortaya koymaktadır. Harbin’de edindikleri ticari deneyim ve zanaatkârlık becerilerini, Ankara’da kuyumculuk ve küçük ticaret gibi alanlara aktararak devlete bağımlı olmadan ekonomik bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Aynı zamanda Kazan Tatarları, Ankara Kazan Kültür ve Yardımlaşma Derneği gibi kurumsal yapılar aracılığıyla kültürel miraslarını korumuş, böylece diasporik kimliklerini kültürel bir direnç mekanizması hâline getirmişlerdir. Zorunlu göçe maruz kalan ancak kültürel bağımsızlığını korumuş girişimci bir topluluğun Türkiye’de yeniden kök salma başarısının ve kültürel sürekliliğin entegrasyonda oynadığı pozitif rolün önemli bir sosyolojik örneğini teşkil etmektedir.
This article analyzes the forced migration of Kazan Tatars from Manchuria (specifically Harbin) to Turkey in the mid-20th century, examining this significant episode in the history of the Turkish diaspora through the dimensions of geopolitical necessities, socioeconomic integration, and cultural resilience. The migration was triggered by political instability in the Far East following World War II and the practices of the Chinese Communist regime, such as property confiscation, ideological pressure, and forced settlement. The Republic of Turkey admitted this community under the status of “free immigrants of Turkish descent” in accordance with the 1951 Geneva Convention and the 1934 Settlement Law (İskân Kanunu). This demonstrated the multilayered nature of Turkey’s Cold War-era refugee policy, which blended ethnic ties with humanitarian obligations. Findings indicate that the Kazan Tatars achieved rapid and successful integration into Turkish society, primarily due to the strong social acceptance provided by their shared ethnic origin, language, and Sunni Muslim identity. They transferred the commercial experience and craftsmanship skills they acquired in Harbin to fields like jewelry and small trade in Ankara, gaining economic independence without becoming reliant on the state. Simultaneously, they preserved their cultural heritage through institutional structures like the Ankara Kazan Culture and Solidarity Association, transforming their diasporic identity into a mechanism of cultural resilience. This case serves as a crucial sociological example of the successful re-rooting of an entrepreneurial community—one subjected to forced migration but maintaining its cultural independence—and the positive role of cultural continuity in integration.